19 01 2018

NEDEN İNSANLAR STRES VE GERİLİM İÇİNDELER?

BİR KONFERANSTAN NOTLAR
SABRİ TANDOĞAN
KONU: Konferans Notları: Neden İnsanlar Sürekli Gerilim İçindeler?

Efendim kısmet olursa bugünkü görüşeceğimiz konu, biraz moda bir konu olacak. Diyeceksiniz ki, mini eteğin modası olu­yor da, stresin modası olmuyor mu? Oluyor. Stres aşağı, stres yukarı. İş o hale geldi ki, hani insanın ya Allah rızası için bir bardak stressiz tarafından su verin, diyeceği geliyor. (Gülüş­meler)

Şimdi bu niye böyle ve ne yapabiliriz bu konuda, elimizden ne gelir, ne gibi önlem alabiliriz, ne gibi tedbirlere başvurabiliriz? Şimdi bunu görüşeceğiz. Sizlerden ricam, her zaman olduğu gibi toplantımızın feyizli geçmesi için lütfen hayır dualarınızı niyaz edeceğim.

Efendim bugün artık ilkokul çocuklarının bile dilinde; diyor ki “anne, benim harçlığımı ver, bugün stresim üzerimde.” (Gülüş­meler) Tehdit. Anneyi tehdit. İlkokulda öğretmen sınıfa girerken, “çocuklar” diyor, “bugün çok stresliyim, aman beni üzecek bir harekette bulunmayın.” Stresin lügat mânâsı “zorlanmak” olu­yor. Hani hayat olayları karşısında insanın zorlanması. Peki bundan elli sene evvel, altmış sene evvel insanlar hayat olayları karşısında zorlanmıyorlar mıydı? Zorlanıyorlardı. Ama o gün herkes bunu çok doğal kabul ediyordu. En basit misâli, yaz gelmeye başlayınca, havalar iyileşince herkeste bir kıpırdanma başlıyor. Yazın nereye gideceğiz...? Kimisi otel rezervasyonu yaptırıyor, kimisi oda kiralıyor, kimisi turizm bankasından ödünç para alıyor. Eskiden böyle değildi efendim. Benim çocuk­luğumda -ki ben Ankara’da doğdum büyüdüm- tek şey düşü­nülürdü yazın; odunumuzu kömürümüzü alalım, kömürlüğe ko­yalım. İnanın böyle. Yani şimdi yeni nesil belki buna pek akıl erdirmez, başka bir düşüncemiz yoktu. Odunu kömürü alıp da kömürlüğe koyduğumuz zaman o kadar sevinirdik, o kadar sevinirdik ki, dünya bizim olurdu. Şimdi efendim, insanlar ken­dilerini mecbur addediyorlar. Yazın illâ bir yere gidilecek. Hani gidilecek yer de malûm aslında. İlle deniz kenarı olacak. İn­sanlar kendilerini modaya göre giyinmeye mecbur hissediyorlar. “İşte” diyor kadın kocasına, “şu moda çıktı, bana hâlâ bu mo­daya göre bir elbise yaptırmadın.” Ama acaba o adamcağızın, o elbiseyi yaptıracak gücü var mı, imkânı var mı? Bu düşü­nülmüyor. Bu böyle bir çizgi halinde gidiyor; kıyafetten tutun, yaz tatiline kadar.

Hatta yemenin içmenin bile modası çıktı. Şimdi çocuk akşamüstü okuldan geliyor. “Anne” diyor, “karnım aç”. “Yavrum” diyor, “işte fasulye var, bamya var, biber dolma var”... “Yok istemem, yemem” diyor çocuk. “Peki” diyor, “sana pizza yap­tırayım yavrum”. E biz bunları çocukluğumuzda bilmezdik. Hayır istemem diyor. Peki diyor, Mc Donalds’tan kolayla hamburger getirteyim diyor. İstemem diyor.

Şimdi Efendim, bu bir koordinat içinde hayatımızın her alanına giriyor. Meselâ akşam işten güçten geliyorsunuz. Allah ne verdiyse yiyorsunuz. Biraz televizyon seyredelim, bir haber alalım, ne var ne yok, dünyada ne oluyor, Türkiye’de ne oluyor bir görelim. Aman ya Rabbiii, açtığınıza açacağınıza pişman oluyorsunuz. Her kanalda kavgalar, dövüşler, öldürmeler, yara­lamalar... Ya ne olursunuz sayın televizyoncular bir de şu insanların yüzünü güldürecek haberler verin. Yani Türkiye’de hiç güzel şeyler olmuyor mu? Olmaz olur mu Efendim? Oluyor. Şu salonda, şu anda bulunan nice melekler var. En başta da bir melek sultanımız var. Bütüüün işi, gücü, derdi, tasası; “ben” diyor, “nasıl faydalı olabilirim. Kime ne yapabilirim, kime ne hayrım dokunur, kime nasıl el uzatabilirim.” Ama bunlar hiç verilmiyor. Elinize gazete alıyorsunuz, aman ya Rabbi, neler neler neler...

Peki bu niye böyle oluyor? Dün böyle miydi? Hayır, böyle değildi. Hani ben çok yaşlı bir insan değilim. Ben de kendimi hâlâ delikanlı görüyorum, onu da söyleyeyim, siz ne derseniz deyin. (Gülüşmeler)

İnsanlar şükrederlerdi. İnsanlar sabrederlerdi. Meselâ benim rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. Nur içinde yatsın, üç dil bilirdi, çok kültürlü bir hanımdı. Ben işte ilkokuldayım, sünnet zamanım geldi, komşular dediler ki, “Sabiha Hanım, elini sıcak sudan soğuk suya sürmeyeceksin, her işi biz yapacağız.” Olur mu dedi annem. “Yok” dediler, “sen çalışıyorsun, yoruluyorsun, sana hiçbir iş yaptırmayız” ve inanır mısınız efendim, üst üste and verile verile annem benim sünnetimde bir misafir gibi oturdu. Bir komşumuz yorganımı diktirdi. Bir komşumuz kuklacı çağırdı. Bir komşumuz sünnetçi çağırdı. Bir komşumuz nefiiis biber dolması yaptı. Zeytinyağlı biber dolması. Bir komşumuz ev baklavası yaptı. Ne bileyim, herkes kendi çapında gayret etti, bir komşumuz servisi yaptı, yani benim sünnet işi aradan çıktı. Anneciğime hiçbir iş yaptırmadılar. Bir komşuluk vardı.

Meselâ bir evden cenaze çıktı. Kırk gün komşular aralarında işbirliği yapardı, o eve yemek giderdi. Derlerdi ki, cenaze çık­mış, o evde hani yemek nasıl yapılacak, kimin eli erecek... Her gün bir komşu yemek götürürdü. Kırk gün kimse radyosunu açmazdı. Ya radyoyu açarken bir oyun havası olursa, o anda cenaze sahibi ağlıyorsa, o anda cenaze sahibi ibadet ediyorsa, o anda cenaze sahibi Kur’an okuyorsa... Kimse radyosunu açmazdı efendim. Ben bunu kaç gence anlattım da inanmadılar. Öyle şey olur mu, dediler. EIâlemin cenazesinden bize ne, de­diler. Öyle değil ama işte, öyle değil. O günkü toplum diyordu ki, birimizin cenazesi hepimizin cenazesi. Okullar açılıyor, böyle mahallede hali vakti yerinde olanlar fakir çocukların kitaplarını, defterlerini, çantalarını alırlardı. O bizim çocukluğumuzda, belki içinizde hatırlayanlar vardır, göğüslük derlerdi, Sümerbank’ta satılırdı onun kumaşı, göğüslük kumaşı, böyle onu giyerdik, beyaz yaka takardık. O göğüslüklerini yaptırırlardı fakir çocuk­ların. Fakir çocukların sünneti yaptırılırdı. Yani bir el ele ver­menin, paylaşmanın güzelliği yaşanırdı toplumda.

Ama bugün bunlar unutuldu. Bugün ne yazık ki bunlar unutuldu. Niçin unutuldu? Dünkü toplum-bugünkü toplumun farkı ne? Dünkü toplumun birtakım güzel değer yargıları vardı. Dünkü toplumun inanışları vardı. Bağlandığı değerler sistemleri vardı. Yavaş yavaş şu veya bu şekilde bizi değerlerimizden uzaklaştırdılar. Dilimizden uzaklaştırdılar. İçinizde muhakkak edebiyata meraklı olanlar vardır, bilirler; lisedeydik biz, bize emir geldi Maarif’ten. Dediler ki kitap demeyeceksiniz. Ya? “Betik” diyeceksiniz. Ciddi söylüyorum, bakın size çok komik geliyor. Betik. Kalem demeyeceksiniz, “yazgıç” diyeceksiniz. (Gülüşme­ler) Hasta demeyeceksiniz, “sayrı” diyeceksiniz. Hastane deme­yeceksiniz “sayrılarevi” diyeceksiniz. Nurullah Ataç diye bir soy­tarı vardı, ilkokul mezunu bir soytarı, o bu işin öncülüğünü yaptı. Dünya tarihinde ilk defa “öztürkçe” diye ortaya bir şey attı. Ama ne yazık ki o günün yazarları, çizerleri, gazetecileri, öğret­menleri hep bunu kabullendiler. Hepsi kabullendi bunu. Acaba siz gidin bir Rus genci ile konuşun, işte deyin ki, İvan, özrusça gördün mü sen? Der ki; amca ne demek bu ya, özrusça mı olur. Gidin Edward’la konuşun. Özingilizce gördünüz mü? Yok. Öz­almanca, yok. Özfransızca? Yok. Ama biz öztürkçe gördük yavrum. Böyle imtihanda ödümüz kopardı, kitap filân diyeceğiz diye. Hemen Nurullah Ataç taraftarları damgalardı; Yobaz! Ge­rici! Nee? Kitap demiş, kalem demiş, hasta demiş, hastane demiş. Şimdi efendim, bize mânevi değerlerimizi kaybettirdiler. Biz böyle böyle mânevi değerlerimizden uzaklaştık.

Beş yaşındaydım, sofraya oturduk. Ben ailenin tek evlâ­dıyım. O gün rahmetli annem okuldan gelmiş, bamya yapmış. Baktım önümdeki tabağa bamya konuldu. Şöyle ittim, “ben bamya yemem” dedim. Annem bir fırladı yerinden -ki beni de ölesiye severdi, tek evlâdım- “derhal kalk sofradan” dedi. “Bu sofrada senin yerin yok” dedi. “Madem yemek beğenmiyorsun, karnın acıkmamış o halde, çık dışarıya!” dedi. Çıktık. Ama biraz sonra karnım acıktı. Fakat söyleyemiyorum. Bir türlü söyle­yemiyorum. Ondan sonra saat 10’a kadar bekledim. Baktım kimsenin yattığı yok, yatacağı yok. Çizgiyi 11’e çektik. 11’de annem babam yattılar. Ben soluğu doooğru mutfakta aldım efendim. (Gülüşmeler) Açtım bamya tenceresini, aldım elime kaşığı, bir saldırdım, bir saldırdım, yaa dedim, meğer bamya ne güzel bir yemekmiş. O gün bugündür hayatta en sevdiğim yemek bamyadır.

Şimdi bugünkü çocuklar öyle değil, ama bugünkü anneler de firavun yetiştiriyor! Firavun yetiştiriyor! Hiç kimse hayır diyemez! Çocuk anneye bağırıyor, babaya bağırıyor, yemek beğenmiyor, kıyametleri koparıyor; “aman yavrum, aman kuzum, aman oğlum, aman kızım...” Geçen seneydi, çoğunuz tanırsınız benim mânevi kızım var Çiğdem, şimdi burada kendisi. Bizi Kızılay’da, Yenişehir İş Bankası’nın arkasındaki pideciye götürdü; Cihan Pide. Böyle ağzınıza lâyık pide yapıyorlar. Girdik içeriye, iler­liyoruz. Arkadan bir karı koca, bir de dört yaşında kız çocukları var. Kız çocukları bizim yanımıza geldi, bir bağırdı; “neden bana yol vermiyorsunuz, bu ne saygısızlık!” dedi. Dört yaşında kız çocuğu... Vayy... Bizim önümüze oturdular. İki dakikada bir, bir annesine tokat, bir babasına tokat. Vallahi billahi. Hiiç, anne babada en ufak bir reaksiyon yok. Ee, böyle yetiştirilen ço­cuktan ne hayır gelecek? Memlekete ne hayır gelecek? İşte dün akşam, bilmiyorum Kayhan Bey burada, o da benim gibi futbol meraklısıdır; o Mesut Özil beni ağlattı. Kendi milletine ikinci golü, Almanlar adına o attı. Bu mu futbolculuk, bu mu spor­culuk? Lânet olsun. Demek ki annesi babası olacak kimseler, çocuklarına en ufak bir millî hassasiyet vermemişler. Mesut Özil gol attı bize. Almanların ikinci golünü bize bir Türk çocuğu attı. Ben sabaha kadar ağladım. O kadar gücüme gitti, o kadar gücüme gitti ki. Ne oluyoruz böyle...

Şimdi efendim eğri oturalım, doğru konuşalım. Ne böyle Maarif olur, ne böyle aile olur. Gayet tabi bu toplumda herkes stres içinde yaşayacak. Mecburi. Nereye gitseniz bir stres. Lokantaya gidiyorsunuz, garsona bir şey söyleyeceksiniz, öyle bir ters cevaplar veriyor ki; e gelin de tepeniz atmasın bakalım. Necip Fazıl rahmetli bir şiirinde şöyle diyordu:

“Bir şey koptu bizden, bir şey

Her şeyi tutan bir şey.”

İşte bizden bir şeyler koptu efendim. O şeylerin ne olduğunu hepiniz benden daha iyi biliyorsunuz. Bugün eğer ıstırap içinde yaşıyorsak, bunun sebebi mânevi değerlerimizden uzaklaşma­mız. Aile bağlarının kopması... Televizyondaki dizilere bakın, hiçbirinde, hiçbirinde ama nezih, temiz bir sevgi göremiyor­sunuz. Hiçbirinde bir beyefendi, bir hanımefendi çıkıp da güzel güzel konuşmuyorlar. Ama biz güzelliklere de hasretiz. Güzel­liklere de ihtiyacımız var. Hani biz taş parçası değiliz ki. Ma­şallah parti liderlerimiz, Allah selâmet versin. Daha düne kadar rahmetli Bülent Ecevit “sayın” kelimesini kullanmadan hiç kim­seden bahsetmezdi. Var mı aksini iddia edecek aranızda. Kim­den bahsederse bahsetsin, “sayın” derdi. Bugün maşallah öyle bir hitap tarzları var ki efendim, insan utanıyor yani. Bir mem­leketin Başbakanına, -kim olursa olsun- “Recep Efendi” den­mez. Vallahi de denmez, billahi de denmez. Sen onu tenkit et­meyecek misin, et. Yerden yere vur. Ama efendice konuş. Efen­dice konuş. “Sayın başbakan” de, şu hareketi doğru değil, de. Şu davranışı doğru değil, de. Şu tutumu doğru değil, de. Ey­vallah. Can baş üstüne. Belki biz de aynı fikirdeyiz. Ama “Recep Efendi” denmez efendim yani. Ben hiçbir gün Danıştay’da bir tek odacıma falanca efendi diye hitap etmedim. Meselâ Türkân Hanım hatırlar, bizim Hüsamettin Efendi diye bir odacımız vardı, ben daima ona “Hüsamettin Bey” derdim. Ama çok efendiydi. Çünkü o Hüsamettin Bey’i yetiştiren bir anne vardı, bir baba vardı. Ben onun ailesini gördüm. Annesi hastalanmıştı da has­taneye kaldırılmıştı, ziyaretine gitmiştim. Böyle Anadolu’nun nur gibi, gül gibi hanımefendi bir kadını. Evlâdını öyle yetiştirmişti.

Hayat o kadar ince ipliklerle birbirine bağlı ki, yaşımız ne olursa olsun, hepimizin biraz sevgiye, biraz saygıya, biraz ilgiye ihtiyacımız var. İçinizde soran olabilir; amaan Sabri Bey, sen de şu yaşa gelmişsin, senin de mi sevgiye ihtiyacın var? Evet. Allah şahittir, benim de sevgiye ihtiyacım var. Cengiz Bey, kaç yıl oldu albaylıktan emekli oldu, Cengiz Bey’in de mi sevgiye ihtiyacı var? Eveeet. Vallahi de var, billahi de var. Öyle değil mi Cengiz Bey? (Cengiz Bey doğruluyor) (Gülüşmeler).

Bizim aslî ihtiyacımız sevgidir. Kime sevgi? Önce insana sevgi, sonra? Yetiyor mu? Yetmiyor. Sonra hayvana sevgi, son­ra bitkiye sevgi, sonra eşyaya sevgi. Bakın huzurunuza gelmek için bugün düşündüm, ne giyeyim diye. Şu sırtımdaki ceket otuzbeş senelik ceket. Otuzbeş senelik ceket. E diyeceksiniz ki bir ceket otuzbeş sene durur mu? Durur ya. Ben ikide bir de gardırobumu açarım, elbiselerimi öperim, okşarım, böyle yanak yanağa yaparız iki sevgili gibi. (Gülüşmeler) Yani eşyanın da sevgiye ihtiyacı var. Sevgisiz hiçbir şey olmaz hayatta. Ben oturduğum koltuğu severim, okşarım, öperim. Gece yattığım yastığı öperim, okşarım...

Efendim biz insanlarımıza evvelâ böyle bir sevgi duygusunu aşılayacağız. Hangi insanlara? Bütün insanlara. Önce ülkemizin insanlarına. Meselâ ben dün gece niye ağladım? O Mesut Özil diye bir çocuk. Alman Millî Takımı’nda oynuyor, tamam. Ama öyle bir gol attı ki, bizim bütün moralimizi bozdu. Bize gol attı. Bu nasıl olur benim havsalam almıyor. Meselâ o Hamit Altıntop var. O da Almanya’da futbol oynuyor. Alman Millî Takımı’nda oynamayı kabul etmedi. O da biliyorsunuz klas bir futbolcu. Teklif ettiler; kabul etmedi. “Ben” dedi, “kendi milletime karşı futbol oynayamam, gol atamam” dedi. Şimdi bütün mesele sevgide toplanıyor. Sevgi. Peki sevgi nasıl oluşur? Öyle durup dururken, “ben İbrahim Bey’i seveceğim” demekle onu sevebilir miyim? Sevemem efendim. Nasıl oluşur? Önce Allah sevgisi gelecek. Ben İbrahim Bey’i YOYAV’ın Başkanı olduğu için değil; önce Allah’ın bir güzel, bir sevgili kulu olduğu için seveceğim. Ben Melek Hanım’ı Allah’ın kulu olduğu için seveceğim. Ben Cengiz Bey’i öyle seveceğim. E diyeceksiniz ki ateist bir insanın sevgisi olmaz mı? Vallahi olmaz! Kim olur diyorsa çıksın kar­şıma, sâde Türkiye’de değil, Dünya’nın hiçbir tarafında ateist bir insanın sevgisi olmaz. O karısını da sevmez, evlâdını da sev­mez, kardeşini de sevmez. Biz insanlarımıza önce sevgiyi aşılayabilmemiz için Allah Aşkını aşılamamız lâzım. Allah Aşkı nasıl aşılanır? Allah Aşkı birtakım insanlar, böyle uzun uzun nutuklar atıp, partiler kurup; damadını, kızını, oğlunu, o partinin genel idare kuruluna seçtirmek isteyip... Böyle Allah sevgisi olmaz. Böyle Allah sevgisi olmaz. Allah sevgisi tamamen, yalnız Allah için olacak. Peygamber sevgisi, yalnız Peygamber için olacak.

Bir gün Peygamber Efendimiz bir sahabiye sormuş, “Beni seviyor musun?” “Efendim seviyorum,” demiş. “Sevmez olur muyum?” “Peki Beni ne kadar çok seviyorsun?” diye sorunca “Efendim” demiş, “annem babamdan sonra en çok Sizi sevi­yorum.” (Gülüşmeler) Peygamberimiz buyurmuş ki “Olmadı. Öyle istisna koyarsan bu iş olmaz.” Yani biz Allah’ımızı, Pey­gamberimizi herkesten çok seveceğiz; annemizden, babamız­dan, karımızdan, kocamızdan, evlâdımızdan, torunumuzdan, herkesten çok seveceğiz Efendim. Ancak öyle seversek arkası geliyor. Rahmetli hikâyeci Sait Faik’in çok güzel bir cümlesi vardı; derdi ki, “Her şey bir insanı sevmekle başlar”. Ama bütün mesele nedir? O bir insanda mıhlanıp kalmamak. Meselâ ben annemi seviyorum. Ne bileyim eşimi seviyorum, evlâdımı se­viyorum. Bunlar iyi güzel şeyler. İbrahim Bey’i seviyorum. İyi. Ama yalnız orada mıhlanıp kalmamak lâzım. O bir insanda başlayan sevgiyi bütüüün kâinata teşmil etmek lâzım Efendim. İnsanları sevebilmenin bir şartı da şu; affedebilmek. Çünkü hiçbirimiz ideal, mükemmel insanlar değiliz ki. Ben hepinize ayrı ayrı soruyorum. İçinizde kusuru olmayan, noksanı olmayan, ideal, mükemmel bir insan gördünüz mü?... Ben görmedim, kimsenin de gördüğünü sanmıyorum, çünkü ideal, mükemmel sıfatları yalnız Cenab-ı Hak içindir. Bizler insanlarız, hepimizin derece derece hatalarımız var, kusurlarımız var, noksanlarımız var, günahlarımız var... Bir insanı sevebilmek için önce onu hoş görebilmek lâzım. Hoş görebilmek için de affedici olmak lâzım. Hataları, kusurları affedici olmak lâzım.

Dünkü toplumun birinci özelliği buydu. Affedici bir yönleri vardı. Çünkü biliyorlardı ki, hayatta hatası, kusuru olmayan insan yoktur. Falancanın, filânca komşunun, filânca akrabanın, filânca meslektaşın şu hatası, bu noksanlığı olabilir. Tamam olabilir. Ama önemli olan onu öyle sevebilmek.

Bugünkü insan kat’iyen affedici değil. “Ben” diyor, “affet­mem.” Gelinimi affetmem, diyor. Kayınvalidemi affetmem, diyor. Görümcemi affetmem, diyor.

Dairede âmirimi affetmem, diyor. Peki derece derece af­fetmeyelim, kim zararlı çıkıyor? Biz zararlı çıkıyoruz. İçimiz ne oluyor? Hep negatif enerjiyle doluyor. Ama bize de yazık değil mi? Kur’an-ı Kerim’de bir âyet var, şöyle buyruluyor: “Ne yana bakarsan bak, Allah’ın vechi oradadır.” Allah hayatı sayısız güzelliklerle doldurmuş. Cengiz Bey, o sizin evinizin önünde ne kadar güzel ağaçlar var. Yoldan geçerken onlara bakmaya do­yamıyorum. O ağaçların her birinin yeşilinin tonu ayrı ayrı gü­zellikte. Ayrı ihtişamda. E biz bunları bırakıyoruz, işte falanca bana şunu yaptı. Şu söz bana söylenir mi? Tamam kardeşim söylenmez, haklısın. Şu hareket de yapılmaz. Tamam, doğru. Ama bunu böyle ölene kadar “o söz bana söylenir mi, o hareket bana yapılır mı” diye diye ne oluyor? Bu sefer içimizi kömürlük gibi karartıyoruz. Ama bize de yazık değil mi?

Hepiniz Çağrı filmini görmüşsünüzdür. Sinemalarda veya televizyonlarda. Orada bir Hz. Hamza vardı. Anthony Quinn oynuyordu. Harikulâde güzel bir şekilde. Ebu Süfyan’ın hanımı Hind, kölesi Vahşi’ye dedi ki; “git Hz. Hamza’yı öldür, sonra onu parçala, sonra ciğerini çıkar, bir tabağa koy, bana getir.” “Baş­üstüne hanımım” dedi. Gitti, bir tuzağa düşürdü, o dünya güzeli insanı, nasıl kıydıysa öldürdü, parçaladı, ciğerini hanımına ge­tirdi. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Şimdi Müslümanlar Medine’den Mekke’ye geliyorlar. Bir muhteşem İslâm ordusu. Vakur, son derece onurlu. Ödü koptu Mekkelilerin. “Eyvah” dediler, “Pey­gamber bizi öldürecek.” Hepsi af dilemek için kuyruğa girdi. Vahşi de girdi. Sıra Vahşi’ye geldi. Peygamber’in eğildi, ayak­larını öptü, “aman Efendim” dedi, “ben bir hata ettim, beni af­fedin.” “Benim yaptığım hata affedilmez ama siz affedin” dedi. Peygamber Efendimiz, Vahşi’yi kaldırdı, “Tamam” dedi, “seni affettim.” Düşünün. Peygamberin hayatta en sevdiği bir iki in­sandan birisi Hz. Hamza idi. Ama onun katilini bile affetti.

Yani şunu demek istiyorum efendim. Hepimiz ölümlü kalımlı bir dünyada yaşıyoruz. Bir daha ki konferansımız 13 Kasım’da. 13 Kasım’a kadar kim çıkar, kim kalır hiç belli olmaz. Ama bu­günden itibaren biz, iç dünyamızı arıtsak, temizlesek, bu küs­künlükleri, kırgınlıkları, dargınlıkları bir tarafa bıraksak, muhak­kak ki haklı taraflarımız vardır kırılmakta, üzülmekte. Ama ne olur bir kenara bıraksak efendim, affetsek, affedici olsak. Ve yarın sabahleyin uyandığımız zaman, sanki dünyaya yeni gel­miş gibi tertemiz bir gönül ile uyansak ne kaybederiz sorarım size? Ve bunu yapmamak için bir sebep var mı? Yunus Emre bir şiirinde diyor ki; “Seni deli eden şey yine sendedir sen­de.” Biz başkalarına bazı hataları, kusurları için kızıyorsak, öf­keleniyorsak, kin tutuyorsak, acaba o kusurlar bizde yok mu? Biz bööyle pir-i pak yirmidört ayar altından mı dünyaya geldik yani? Hepimizin çocukluğumuzdan itibaren işlediğimiz nice ha­talarımız var, nice kusurlarımız var, nice günahlarımız var. Ne olur affedici olsak. Affedebilsek. Allah rızası için birbirimize el uzatabilsek.

Bugünkü stres ortamını ortaya koyan gene bizleriz efendim. Yani bu stres denilen nesne uzaydan gelmiyor. Gene bizlerden çıkıyor. Peki o stresin yerine sadece sevgiyi, yardımı koya­bilsek...

Beş yaşındaydım, bir gün rahmetli annem dedi ki, oğlum git bakkaldan kibrit al. Bir bakkal Hacı Efendi vardı. Gittim. “Bakkal Amca bir kibrit ver” dedim, parayı bıraktım. “Vermeyeceğim” dedi. Şaşırdım. “Niye Hacı Amca,” dedim, “sen beni seversin.” “Vermeyeceğim” dedi. “Niçin” dedim. “E, sen selâm vermeden içeri girdin,” dedi. “Selâm vermeden girilir mi içeri,” dedi. Bir mahcup oldum... “Peki ne yapayım amca şimdi,” dedim. “Şimdi çık, biraz dolaş, gene gel, girerken selâm vererek gir,” dedi. Öyle yaptım, söyledim. “Bir kibrit rica ediyorum,” dedim. Kibriti verdi, baktım yanında bir de çikolata. “Bu ne?” dedim. “Bu sana başarı mükâfatı,” dedi. “İlk defa selâm vererek geldin,” dedi, “inşallah son nefesine kadar buna devam edersin,” dedi.

Şimdi bakın efendim. Bir toplum ki bakkal, mahallenin beş yaşındaki çocuğunun terbiyesiyle kendini yükümlü görüyor. “Yaa bana ne, ben paramı alırım, kibritimi veririm” demiyor efendim. Şimdi bizler de böyle olabilsek... Kaç kere odacı Hüsamettin Bey’e söyledim, “Hüsamettin, bir geçim sıkıntın varsa, hani bir şeyler düşünelim” dedim. Bir kere dahi işte hayat pahalı geçinemiyoruz, ete zam geldi de bilmem ne, demedi. Hep işittiğim cevap şu oldu: “Efendim Allah’a bin şükür her şeyim var, Allah bana her şeyi veriyor.” Aldığı bir odacı maaşı. Annesi, hanımı, iki kızı, kendisi. Ne etti? Beş. Aldığı bir odacı maaşı, iki kızı üniversitede okuyor. Bir kere şikâyet etmedi. Bir kere.

Bir arkadaşımız vardı. Bir gün hanımı, akşam gelirken yarım kilo kıyma getir de akşamleyin köfte yapalım, demiş. Öğleyin Et Balığa gitmiş. O zaman Et Balık vardı Kızılay’da. O gün yirmi kuruş zam gelmiş ete. Allah’ım bir kıyamet, bir kıyamet girdi içeri; işte bittik, mahvolduk, açız, sürünüyoruz. (Gülüşmeler) Öğle tatiliydi, yemek yendi, Hüsamettin çayları dağıtıyor, sıra onun yanına gelince şöyle yaklaştı, “Efendim, üzülmeyin, maaş alınca yardım ederim” dedi. (Gülüşmeler)

Mesele nedir efendim? Şükreden bir kul olmak. Bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyruluyor; Allah Buyuruyor ki: “Ben şükredenin rızkını artırırım, şikâyet edenin rızkını daraltırım.” Ne olur bizler de şükredici kullar olsak... Bakın Allah’a çok şükür, şu salonda bulunan herkes evinden çıktı geldi, herkesin karnı tok, sırtı pek. E ne olur şükredici kullar olsak. Ne olur şu YOYAV’ın mübârek kapısından çıkarken içimizden desek ki; “Allah’ım ben doğduğum andan şu ana kadar ne kadar hatam, kusurum varsa hepsi için af diliyorum. Ve kime en ufak bir dargınlık, kırgınlık, kızgınlık, intikam hissim varsa hepsini affediyorum” desek ne kaybederiz? İnanın yepyeni bir hayat başlar bizler için. Ter­temiz, pırıl pırıl, bembeyaz bir hayat başlar. Bir gün Danıştay’da oturuyordum, kapı çalındı, “buyurun” dedim. Bir erkek, bir ha­nım. Karı kocaymış. Girdiler içeriye. “Efendim” dediler, “bizim bir müşkülümüz var, yardım eder misiniz?” “Nedir?” dedim. “Efen­dim” dedi adam, “benim eşim rahatsız, hastaneye gittik. Orada uzun uzun tetkikler, tahliller yapıldı ve dediler ki, bu hanımın tıbben iyileşmesine imkân yok. Rapor da verdiler. Biz çok üzülüyorduk, bir komşumuz sizi tavsiye etti, bize yardım eder­seniz müteşekkir kalırız.” dedi. “Buyurun oturun” dedim, “nedir mesele?” dedim. Hanımı böyle ikide bir de başını iki yana sallıyormuş. Ama böyle değil. Kopar gibi sanki. Buna Psikiyatri Bölümünden demişler ki, “Yapılacak bir şey yok”. Biraz sonra bizim odada da başladı. Kafa böyle gidiyor, geliyor. Ödüm kop­tu, Resmi Daire, Allah esirgesin yani. Böyle gidiyor kafa, ko­pacak diye korktum. Bekledim. On dakika sonra kadın durdu. Şimdi öyle hissettim ki, kadın bir şeyler anlatmak istiyor ama kocasından çekiniyor. Adama dedim ki, bak şurada Sakarya Caddesi var, orada Bilgi Kitapevi var, orada benim kitaplarım var, dedim. Git o kitaplardan bana bir takım al gel, dedim. Maksat kadının rahat konuşmasına imkân sağlamak. Adam kalktı gitti. “Neyin var yavrum” dedim. Olay şu, -Allah kimsenin başına vermesin- evleniyor kadın, o gece kayınvalidesi vefat ediyor. Kayınpederi diyor ki, bu namussuz gelin geldi eve, uğursuzluk getirdi. Canım karım gitti, diyor. Karısını da çok seviyormuş adam. Ankara’nın da en zengin kuyumcusu. Bana yapmadığı işkence kalmadı, diyor. Ne yemek yaptıysam be­ğendiremedim, diyor. Böyle atarmış yemeği adam. Elbisesini ütülermiş, hakaret edermiş; böyle elbise mi ütülenir, diye. Göm­leğini yıkarmış, adam küfredermiş. Peki niye kocana söyle­medin dedim. Efendim, dedi, ben kocamı çok seviyorum, ba­basıyla arasının açılmasını istemedim, dedi. Şimdi teşhis ko­nuldu. Bunun tedavisini nasıl yapacağız? Teşhisle iş bitmiyor. Yavrum dedim, şimdi sen buradan kalk, evine git, bir güzel banyo yap, gusül abdesti al, ondan sonra iki rekat namaz kıl, dedim. Namazdan sonra ellerini aç, de ki dedim; “Allah’ım doğduğum andan şu ana kadar kime kinim, intikamım varsa hepsini affettim. Kim bana kötülük yaptıysa hepsini bağışladım, sen de bağışla ya Rabbi”. Şimdi dikkât ederseniz kayınpederini affet demiyorum. Edemez çünkü. İçi dolu kadının. Ama genel bir af çıkarsa, o da Rahşan affı gibi aradan çıkar. (Gülüşmeler) Ondan sonra “peki efendim” dedi kadın, çıktı. Sonra onbeş gün geçti aradan, geldiler. Bir çiçek yaptırmışlar, kadın dedi ki, “Efendim çok teşekkür ederiz, hiçbir sıkıntım, problemim kal­madı”. “Ne oldu bu baş sallama?” dedim. “O da bitti efendim” dedi.

Şimdi yani bu içe atılan kinler; ama bunların hepsinde haksız mıyız, değiliz tabi. Birtakım insanlar da bizi kırıyor, in­citiyor, gücendiriyor, çileden çıkartıyor. Tamam ama bir ömür boyu hamallık mı yapalım biz? İçimizde niye taşıyalım yaa? Tamam bir kötülük yaptı. Rahmetli babaannem evliyâdan bir kadındı, çok mübârek bir insandı. Böyle birisi çok ıstırap çe­kince, kötülük görünce, babaanneme şikâyete gelince; “Ahh yavrum” derdi. -Hepinizden özür diliyorum- “Kırk puşttan kırk muşta yemedikçe insanlar olgunlaşamaz” derdi. (Gülüşmeler) Hayat böyle efendim. Hayat böyle. Şu salonda bulunan bir tek kişi yoktur ki hayatında bir kötülük görmesin. Bir iftiraya maruz kalmasın, bir alçaklıkla yüzyüze gelmesin. Bunların hepsi doğru, hepsi tamam ama ne yapalım? Allah’ın takdir ettiği bir vadeye kadar yaşayacağız. E niye ben hayatımı zehir edeyim yani? Olmuş... Kırk puşttan kırk muşta yemişiz, ne yapalım. Onun için efendim bu stresi önlemenin bir tek yolu var; iç dünyamızı arıtmak, temizlemek, bembeyaz bir hâle getirmek. O zaman göreceksiniz bakın, her şey yoluna girecek. Peygamber Efen­dimiz; Ebu Cehil’den, Ebu Leheb’den, Ebu Leheb’in karısından az mı çekti efendim? Ama onlara mukabele etti mi? Etmedi. Biz de etmeyeceğiz efendim. Kinleri, nefretleri içimizden söküp ata­cağız. O zaman göreceğiz ki, ne stres kalmış, ne gerilim kalmış. Hayat renk dolu, ışık dolu, pırıl pırıl bir dünya haline gelmiş. Ben de sizlerin hepinizin böyle renk dolu, ışık dolu bir hayat ya­şamanızı diliyorum.

Beni dinlediğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Müsaadenizle efendim.

Sabri Tandoğan
Onun ve Hak'ka Göçen Ailesinin Aziz Ruhlarına Fatihalarla.

0
0
0
Yorum Yaz