“Türkçe’m, benim ses bayrağım” , Fazıl Hüsnü D

Merhaba Sabri amcamız,


Biz Ondokuz Mayıs Üniversitesi matematik öğretmenliğinde okuyoruz. Toplandık ve aklımızdaki bazı soruları size danışmak ve sizin görüşlerinizi arkadaşlarımıza aktarmak istedik. Bir sunum yapacağız. Size bir kaç soru sormak istiyoruz.


Dil yozlaşması hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce toplum olarak bu sorunun nasıl önüne geçebiliriz?


Sizce iyi bir eğitimci olmak için kendimizi nasıl yetiştirmeliyiz?


Kişilik sahibi bir insanın özellikleri sizce nedir? Ayrıca kişisel gelişimle ilgili vurgulamak istediğiniz şeyler var mı?


Teşekkür ederiz.


Merve, Özlem, Sinem, Büşra, Ramazan, Tülay, Aykut


 

Sayın Sabri Tandoğan'ın cevaben yazdıkları :

 

Sayın Merve, Özlem, Sinem, Büşra, Ramazan, Tülay ve Aykut,

 

10.3.2008 tarihli mailinizi aldım.

 

Kıymetli yavrularım,

 

1-) Dil yozlaşmasının asıl sorumlusu öz Türkçe diye bir saçmalığı ortaya koyan, bunun düdüğünü çalan Nurullah Ataç ve onun yardakçıları olan birtakım soytarılardır. Bunlar Türk diline ihanet etmişlerdir. O Nurullah Ataç, benim nazarımda Türk diline en büyük darbeyi indiren insandır. Ne demek öz Türkçe, dünyanın neresinde görülmüş böyle manyaklık? Öz İngilizce var mı? Öz Rusça var mı? Öz Almanca var mı? Dünyanın her diline başka dillerden kelimeler karışmıştır. Mesela İngilizlerin Webster sözlüğü var. İçinde 900 bin kelime var. Bunların içinde İspanyolca’dan tutun, Almanca’ya kadar, Arapça’dan tutun Fransızca’ya kadar binlerce yabancı dillerden geçen kelimeler vardır. Ama hiç bir İngiliz yazarı çıkıp da bu kelimeleri atalım, yok edelim, boğalım, ortaya öz İngilizce çıksın demedi. Çünkü önemli olan İngilizcenin kuralları. Diğer milletlerden gelen kelimeler bu kurallara uyar, tabir caizse İngiliz tebaasına geçer. Bu gün lisede, üniversitede okuyan bir İngiliz genç kız, delikanlı pekala onbeşinci asırda Shakespeare’nin yazdığı o dünya güzeli piyesleri rahatça açıp okuyabiliyor. Ama bugün bir Türk genci Atatürk’ün nutkunu bile doğru dürüst okuyamıyor. Divan edebiyatının o harikulade güzel beyitleri artık kapalı bir hazine gibi. Yıllarca önceydi, genç bir lise öğrencisiydim. Her gün Ataç’ın saçmalıklarıyla beynimiz yıkanıyordu. Yok efendim, kitap demeyecekmişiz, betik diyecekmişiz. Kalem demeyecekmişiz, yazgıt diyecekmişiz. Kağıt demeyecekmişiz, söğük diyecekmişiz, hasta demeyecekmişiz, sayrı diyecekmişiz. Bu adam ya hastaydı, deliydi, yahut da Türk dilini bozmaya memur bir görevliydi. İnsaf be kardeşim. Kitap denince, hasta denince üniversitedeki profesörden dağdaki çobana kadar herkes anlıyordu. Bunu o saçma kelimelerle değiştirmeye ne gerek vardı? Bu bir ihanet değil miydi? Bu, güzelim Türk diline karşı işlenen bir cinayet değil miydi? O zaman (şimdi olduğu gibi) herkes susuyor, bu çılgın adam Türk diline kurşun sıkıyordu. Böyle böyle insanlar Türkçenin güzelliğinden uzaklaştılar. Kitaptan uzaklaştılar, okumaktan uzaklaştılar, araştırmadan, incelemeden uzaklaştılar. Ortaya yoz bir nesil çıkardılar. Okumayan, düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen diplomalı cahiller ortalığı kapladı. Cumhuriyetin ilk yıllarına gidelim. Ne güzel insanlar yetişti. Yahya Kemal’ler, Ahmet Hamdi Tanpınar’lar, Faruk Nafiz’ler, Necip Fazıl’lar, Nazım Hikmet’ler, Kemalettin Kamu’lar, Cahit Sıtkı Tarancı’lar, Ahmet Muhip Dranas’lar, Fazıl Hüsnü Dağlarca’lar, Ziya Osman Saba’lar, Gülten Akın’lar, Edip Cansever’ler, Turgut Uyar’lar, Behçet Necatigil’ler Türk dilini oya gibi işlediler. Ortaya Türkçenin zaferi olan anıt şiirler koydular. Bugün edebiyat dergilerini okuyoruz. Bir tek mısra bile bulamıyoruz. Çünkü Türkçe öyle yozlaştırıldı ki bu dille birbirimizle konuşamıyoruz, anlaşamıyoruz, iletişim kuramıyoruz. Sevgili gençler, şimdi sizlere soruyorum: Bu bir ihanet değil midir? Lütfen o tertemiz, o bembeyaz vicdanlarınızla kararı siz verin. Nerde Peyami Safa gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, Reşat Nuri Güntekin, Samiha Ayverdi gibi, Nezihe Araz gibi, Cemil Meriç gibi, Mehmet Kaplan gibi, Tarık Buğra gibi, Sait Faik gibi pırıl pırıl Türkçeyle o güzelim eserlerini ortaya koyan yazarlar? Ne kadar dövünsek azdır. Dildeki yozlaşma kültürel yozlaşmayı getirdi. Bizim gençlik yıllarımızda gazetelerin ikinci sayfasında birbirinden güzel hukuki, iktisadi, mali, sanatla ilgili, edebiyatla ilgili, tıpla ilgili, felsefeyle ilgili, tarihle ilgili, tasavvufla ilgili makaleler çıkardı. Onları kese kese bazan kollarımız yorulurdu. Sonra konularına göre dosyalara koyardık. Şimdi o güzelim sayfaların yerine hepsi birbirinden rezil, birbirinden kepaze porno resimler konuyor. Bu konuda o kadar mustaribim ki ben de Gülten Akın gibi

 

“Öylesine içli, öylesine doluyum ki bu sabah

Dokunmasalar da ağlayacağım”

 

diyeceğim geliyor.

 

Bu rezaletin önüne geçmenin tek yolu var: Demin isimlerini yazdığım şairleri ve yazarları tekrar tekrar okuyalım. Onlar bir özsu gibi damarlarımızda dolaşsın. Şuuraltımız onlarla dolsun. Onlarla oturup onlarla kalkalım. Dostlarımıza onların kitaplarını hediye edelim. Dergilerde onların eserlerine ait incelemeler yayınlayalım. Aramızda onların eserlerine ait tahliller yapalım.

 

2-) İyi bir eğitimci olmak için önce insanı tanımak lazım. İnsanı tanımak için İslamı öğrenmek, yaşamak, Resullullah Efendimizin Hadis-i Şeriflerini tekrar tekrar, ömür boyu aşkla, heyecanla okumak lazım. Şunu iyi bilelim ki Peygamberi tanımayan, O’na aşkla bağlı olmayan kimseler hiçbir zaman insan denen meçhulü anlayamayacaklar, öğrenemeyecekler. Ömür boyu hep zanlarının, vehimlerinin etkisi altında zırvalayıp duracaklar. İnsanı anlamak için bir de Yunus’u ömür boyu okumak lazım. Yunus, kainatın en büyük şairi. Yunus’u sevmek, ona aşkla bağlanmak, onu tekrar tekrar okumak ne güzel bir ibadettir. Yunus’un öyle mısraları var ki binlerce defa da okusanız doyamıyorsunuz. Her okuyuşta ayrı bir güzellik buluyor, ayrı anlamlar çıkarıyorsunuz. Bir kudsi hadiste “Ben insanın sırrıyım, insan Benim sırrım” buyruluyor. Bu nedenle insanı anlamak dünyanın en zor, en çetin işidir. Buna gönül vermek, ömrünü adamak gerekir. İnsanı bize dünyada en iyi anlatan Resulullah Efendimiz, ve O’nun yolunda giden veliler olmuşlardır. Atila İlhan bir şiirinde

 

“Anladım imkansız şey

 

Bir insanın bir başka insanı anlaması”

 

der. Necip Fazıl bir adım daha öte gider.

 

“Aynalar söyleyin bana, ben kimim?”

 

der. Bana sorarsanız hayatta bundan daha zevkli, daha güzel hiçbir şey yoktur. Üç buçuk yaşında okuma yazma öğrendim. İlkokula başladığım zaman yüzlerce kitap okumuştum. Bugün 74 yaşındayım. Hala gece gündüz deliler gibi kitap okuyorum. Elime geçen parayı kitaplara, dergilere veriyorum. Bu beni ömür boyu o kadar mutlu etti ki anlatamam. Bana sorsanız iyi güzel de insanları anlayabildin mi bari deseniz, size hayır diyeceğim. Çünkü bu, o kadar çetin bir iş ki ben sadece o yoldayım. Ama bu bile beni mutlu etmeye yetiyor.

 

3-) Kişilik sahibi insan durmuş, oturmuş, belli bir kıvama gelmiş, içi sevgi dolu, saygı dolu, edep ve incelik dolu, insanlara yardım etmeyi, insanlara faydalı olmayı en büyük ibadet bilmiş insandır. Bir kimsenin iki sene sonra filanca meselede ne düşüneceğini söyleyebilirseniz o kişilik sahibi insandır. Bugün böyle, yarın şöyle olanlar, kıvırtanlar, samimiyetsizler, küçük hesapların sahibi olanlar ömür boyu bir kişilik kazanamazlar. Onlar o cin fikirleriyle sadece kendilerini aldatırlar. Hayatta da bundan daha acı hiçbir şey yoktur. Bizler bu dünyaya sevmek için geldik, sevilmek için geldik. Hayatın en muhteşem olayı sevmek ve sevilmektir. Onun dışında herşey anlamsızdır. Fuzuli,

 

“Aşk imiş her ne var alemde

İlim bir kıyl-ü kal imiş ancak”

 

der. Ömer Hayyam bir şiirinde

 

“Sevginle gireceğim toprağa

Sevginle çıkacağım topraktan”

 

diyor. Allah, bu sevgiyi cümlemize nasibetsin. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyelim. “Seviyoruz, seviliyoruz, güzelliğimiz bu yüzden” diyelim. Ve Yunus gibi

 

 

“Aşk gelicek cümle eksikler biter”


 

diyelim, ve dünyamızı da, ahiretimizi de bir cennet güzelliğinde yaşayalım. Olay bundan ibaret.


 

4-) Kişisel gelişim zirveye İslamla çıkar. İslamı en güzel yaşayan, kişisel gelişimde Everest tepesine ulaşan kimse gibidir. Hayatın bütün güzellikleri, incelikleri Kur’an’da ve Hadislerde gösterilmiştir. Geothe, Kur’an-ı Kerim’i okuduktan sonra içi heyecanla dolmuş, “İslam buysa, neden hepimiz müslüman değiliz?” demiştir. Rilke, hep Peygamber aşkıyla yaşamış, O’na layık olmaya çalışmıştır. Tolstoy, Hadis-i Şerifleri okuduktan sonra “Ne duruyoruz, neden İslamı yaşamıyoruz?” demiştir. İslam yaşandıkça insan mutluluğun zirvesine doğru yaklaşır. Allah, bu güzelliği yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize nasibetsin.

 

Hepinize ayrı ayrı selamlar, sevgiler, saygılar.

 

Sabri Tandoğan

 

 

Yorum Yaz